Karadeniz Turları
X
X
OVİT’TEN AYDER’E : ISSIZ PATİKALARDA

 Şanslıyız, Ovit geçidi her zamanki sisli kıyafetini soyunup bir kenara atmış bugün. Minibüs şoförüne ‘eyvallah’ dedikten sonra sırt çantalarımızı yükleniyoruz güneşin yedi rengini birden sergilediği pırıl pırıl bir havada. Kazançukuru yaylasındaki günlük telaşeyi geride bırakırken, yükseklerden koşarak gelen dere yatağını takip ediyoruz yavaş yavaş. Her metrede artan rakım ve omuzlarımızda taşıdığımız küçük evimiz, hareketimizi ağırlaştırıyor ilk saatlerde. Rüzgarın uğultusu yüzümüzü okşarken, Çapans dağ sırasının zirvelerinden biri olan Aksu kütlesinin (3434 m.) yamaçlarına yayılan göllere varıyoruz. Lacivert suları rüzgarla birlikte dalgalanan Aksu gölleri, dağın ve karın dili olmuş öyküsünü anlatıyor usul usul. Göl kıyısına çadırlarımızı kurarken, doğanın güzelliği yeniden gülümsetiyor içimdeki hiç büyümeyen çocuğu.

 

Amacımız Erzurum’un İspir ilçesi sınırlarından başlayıp Rize’nin Çamlıhemşin ilçesine varmak eski patikalardan. İspir-Hemşin arasındaki ticaret yolu, meyve, pestil, cevizli sucuk gibi ürünlerle keçi, koyun, inek gibi hayvanların Karadeniz’e ulaşmasını sağlıyormuş. Bugün büyük bir bölümü Kaçkalar Milli Parkı sınırında kalan bu ıssız yollar, katır kervanlarının nal sesleriyle inlermiş geçmiş yıllarda. Yemyeşil vadileri, yalçın zirveleri, zor aşılan geçitleri, suyun ve nemin yarattığı zengin bitki çeşitliliğini, sayıları üç yüze varan buzul göllerini, bulutlar üstündeki yaylaları, Karadeniz gibi hırçın ve bir o kadar candan insanlar diyarını keşfedeceğiz yürüyerek.

 

Güneşin, dağ gölgesini göl yüzeyine düşürdüğü sabahın ilk saatlerinde, doğanın imbiğinden geçen taze havayı içimize çekiyoruz gözlerimizi oğuşturarak. Derin vadiler arasında nereye gideceğinizi bilemezseniz eğer, başka bir coğrafyada bulursunuz kendinizi bir anda. Soldaki aşıt, Sefkar gölleri manzarası eşliğinde Serpinovit yaylası üzerinden Cimil vadisine gidiyor. Biz Salaçur vadisine inmek için Kızılgedik’e doğru tırmanıyoruz. Soluk soluğa ulaştığımız aşıt, inanılmaz bir manzara sunuyor bize. Arkamızda üç güzeller Aksu gölleri, önümüzde tüm vadiyi kaplayan Çifte göller, mavinin anlamını keskinleştiriyor usumuzda. Kuytuluklarda erimeden kalmış kar öbeklerinden dikkatle geçerek, göllere doğru iniyoruz. Sürüsünün peşinde dolanan çoban, tüm vadinin sahibi edasıyla karşılıyor bizi. Çay molasının ardından, vadinin tam ortasından sağdaki tepelere doğru yürüyoruz. Bulutlar, altımızdaki Çifte gölleri siyaha boyarken, aştığımız geçidin ardından Kuzu gölüyle karşılaşıyoruz. İleride heybetli gövdesiyle Verçenik dağı ve Yedigöller platosu, olanca güzelliğiyle bizi bekliyor.

 

Yağmur, kar, sis ve çiy yüzünden her an suyla kucaklaşan topraklar, zengin bir ekosistem yaratıyor bölgede. Geniş bir çanağa yayılan yedi farklı gölün oluşturduğu vadiye doğru yürüyoruz. Kıyılardaki rengarenk çadırlar yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Moryayla üzerinden gelen araç yolu, Rize ve Erzurum yöresinden balık avcılarını taşıyor çoğunlukla. Doğanın özene bezene yarattığı kırmızı benekli alabalıklar, sorumsuzca avlanıyor göllerde. Dinamit, kömür tozu ve kireç kullanılan avlanma yöntemleri yüzünden, balıkların nesli tükeniyor giderek. Doğa bu ayıp karşısında sis bulutuyla yüzünü kapatırken, balıkçılardan uzağa kamp kuruyoruz biz de.

 

Ertesi sabah, göllerden çıkan dereleri ve şelaleleri takip ederek Salaçur vadisine iniyoruz. Göz alabildiğine yeşil çayırlıklar ve mavi gökyüzü altında ilerliyoruz Yedigöl köyüne doğru. Yağmurun yıkayıp yeşerttiği otlar, kışlık hayvan yemi olarak biçiliyor sabırla. Koyun ve keçilerden sağılan sütler ise, maharetli ellerde peynire dönüşüyor pazarda satılmak üzere. Terkedilmiş Tivasor yaylasının hüzünlü taş evlerinin yanından, Mal gölüne doğru yükseliyoruz. 3200 metrelerdeki gölün yanına vardığımızda, bedenlerimiz bitkinlikten isyan ediyor adeta. Hemşin aşıtının ardında yükselen Verçenik (3711 m.), ‘yükseklerde ne işiniz var?’ dercesine gülümseyerek seyrediyor halimizi. Uyku tulumumun içine girip, karanlığı bir ışık demeti gibi aydınlatan yıldızları seyrediyorum göz kapaklarım ağırlaşırken.

 

İspir-Hemşin ticaret yolunun önemli geçitlerinden biri olan Hemşin aşıtının hemen ardında Kapılı Göller bulunuyor. Verçenik’in karlı doruklarının altındaki bu üç göl, eski yol üzerindeki geçidin bir kapı vazifesi görmesi nedeniyle bu isimle anılıyor. Geçen yıl Cimil Vadisi, güler yüzlü insanların yurdu Çirmaniman Yaylası, Cin Gölü, At Gölü, Verçenik Yaylası ve Mocar Gölü üzerinden ulaştığımız Tatos Göllerine, farklı bir rotadan varmayı planlıyoruz bu kez. Aşılmaz gibi görünen sarp Hemşin aşıtı yerine, Mal gölünün sağında kalan geçide yöneliyoruz. Bir an durup nefeslendiğimiz geçidin ardından önümüze serilen manzara anlatılmaz güzellikte; sağımızda Verçenik zirvesi, uzaklarda dağ sıralarının gizlediği Yedigöller ve arkamızda dört gölün yer aldığı derin bir vadi. Gündüz hızla eriyen yumuşak karlar üzerinden Göbekli, Haklı, Poklovit ve Kara göllerin bulunduğu Kurban düzlüğüne yürüyoruz. Çatalkaya ile Ezinkaban tepelerinin arasındaki vadiden, Yedigöl köyüne doğru hızla akan Aktakan deresinin uğultusu geliyor kulaklarımıza. Doğu Karadeniz dağlarının doruklarından doğan bütün derelerin varlık nedeni, sayıları üç yüzü bulan buzul gölleri. Aktakan’ı doğuran, Tatos aşıtının yanı başındaki Deringöl’e yöneliyoruz yorgun adımlarla. Uzaklarda Erzurum bozkırları mavi gök altında ışıldarken, Tatos Dağını kara bulutlar sarmalıyor birden. Yağmur taneleri iri iri düşmeye başlarken, su geçirmez küçük evlerimize sığınıyoruz. Tanık olduğumuz, Karadenizin günlük doğal döngüsü aslında. Sabahları güneşin sıcak yüzü, öğle saatlerinde bulutlanan veya sise bürünen gökyüzü, akşama doğru yağmur veya doluyla ıslanan bir coğrafya... İç içe geçen mevsimleriyle Karadeniz iklimini düşünürken, araladığım çadır kapısından günün son sürprizi olan gökkuşağını izliyorum.

 

Sabah aynı çelişki, farklı bir şekilde devam ediyor. Aşıtın güney tarafında tertemiz bir hava yeryüzünü aydınlatırken, kuzey tarafında bastıran sis perdesinden dolayı birşey görülmüyor. Birkaç metrelik görüş alanına izin veren bembeyaz bir hayal ülkesine dalıyoruz. Çarşakla dolu dik patikada önümüze çıkan hayvan leşleri, ticaret yolunun hala kullanıldığını kanıtlıyor bize. Üç parlak gölden oluşan Sulak göllerin yanına vardığımızda ise, hava yeniden berraklaşıyor. Masmavi bir gökyüzü ve dost bulutlar altında, bedenlerimizi diriltiyoruz buz gibi sularda. Sis vadiye doğru geri çekilirken Tatos gediğinin ne kadar dik olduğu ortaya çıkıyor ve nasıl inebildiğimize şaşırarak bakıyorum. Şelaleler köpük köpük çağlamaya, ırmaklar coşmaya devam ediyor yeniden. Purpak deresinin çevresi rengarenk çiçeklerin ıslak bedenleriyle kaplı. Hercai menekşeler, mor beyaz ormangülleri, sarı papatyalar, çiğdemler ve turuncu gelincikler... Kaçkarlar Milli Parkı’ndaki bu özel rota, endemik çiçekleri tanımak için de bulunmaz bir fırsat aynı zamanda. Günler sonra, geceyi Başyayla’nın konuksever insanlarının sıcacık evlerinde geçiriyoruz.

 

Dinlenmiş olarak uyandığımız sabah, Cabuk boğazına çıkıyoruz çobanlarla birlikte. Cabuk gölünün ve Karagöl’ün suları azalmış Ağustos ayının son günlerinde. Karşı tepelerdeki orman kuşağının hemen üstünde, Kito yaylasının çinko damları görülüyor. Çobanın sürüsüne serenad yaptığı tulum sesi rüzgara karışırken, Cabuk aşıtını geçerek Hacıvanak vadisine iniyoruz. Halı gibi serilen yemyeşil otların ortasında yer alan Çiçekli Göl, durgun sularıyla göz kırpıyor yolcularına. Küçük kemer köprüyü geçip, sürülerin çan sesleriyle bir hayat belirtisi gösteren Hacıvanak yaylasına giriyoruz öğlene doğru. Asırlık evleriyle terkedilmişliğin burukluğunu yaşayan Hacıvanak’da, birkaç ocak tütüyor yazları sadece. Bizi gören yaylacılar, eski günlerini yad ederek köy meydanını horon pistine döndürüyorlar coşkuyla. Güzel kızların başındaki puşiler, bağlanma biçimi ve renkleriyle farklı mesajlar veriyor erkeklere.

 

Bir sonraki gün durmaksızın yağan yağmur, programımızı değiştirmemize neden oluyor. Karmik yaylası üzerinden bir günde gidebileceğimiz Palovit yaylasına, önce üç saatlik bir yürüyüşle Elevit yaylasına ulaşıp, oradan araçla varabiliyoruz ancak. Sabah erkenden Samistal’e doğru yola çıktığımızda, geçen yıl yürüdüğüm eski patikanın yerinde yapılmaya başlanan toprak yolu görüyorum şaşkınlıkla. Yüzyıllardır atla, katırla, eşekle veya yürüyerek ulaşılan yaylalara, yol getirme projesi başlatılmış Kültür Bakanlığı tarafından. Karadeniz’in gözbebeği yaylaların çehresi tamamen değişecek ve yöreye özgü ekosistem yok olacak bu projeyle. Doğaseverlerin karşı çıkmasıyla şimdilik durdurulan yol, yerini eski patikaya bırakıyor bir süre sonra. Suyun sesi, kuş cıvıltısı, çiçeklerin hışırtısı arasında neşeyle yürüyoruz yeniden. Gür bitki örtüsünden etrafa yayılan envai çeşit koku, rüzgarla dans eden çiçekler ve onlara kavalyelik etme peşinde koşan arılar eşliğinde, belki de Doğu Karadeniz yaylalarının en güzeli sayılan Samistal yaylasına varıyoruz. Ahşabın ve işlenmiş taşın güzelliğiyle anıtlaşan yüze yakın yayla evi, birkaçı dışında sessizliğe bürünmüş. Mustafa Amca yorgun dizleriyle Sarıkızın ardından seğirtirken, Beştaş ile Memişefendi tepesinin arasındaki aşıta geliyoruz. Pamuk beyazı bulutlar karşıdaki Kaçkarları ve Kemerli Kaçkar zirvelerini görünmez kılarken, Ayder’den hızla yükselen sis bulutu, Aşağı ve Yukarı Kavron’a koşuyor aceleyle. Aşağı Kavron yaylasına inen patika, sarı komar çiçekleri arasından devam ediyor. Kavron deresinin üzerindeki köprüye vardığımızda, hızla gelen duman beyaz bir çarşaf gibi sarıyor her yanı. Yağmurun ıslak nefesi eşliğinde çamurlu toprak yoldan Ayder’e yürüyoruz türküler söyleyerek.

 

 

Ersin Demirel

Yorumlar

Paylaş
Paylaş
Paylaş