Karadeniz Turları
Blog
  • OVİT’TEN AYDER’E : ISSIZ PATİKALARDA

     Şanslıyız, Ovit geçidi her zamanki sisli kıyafetini soyunup bir kenara atmış bugün. Minibüs şoförüne ‘eyvallah’ dedikten sonra sırt çantalarımızı yükleniyoruz güneşin yedi rengini birden sergilediği pırıl pırıl bir havada. Kazançukuru yaylasındaki günlük telaşeyi geride bırakırken, yükseklerden koşarak gelen dere yatağını takip ediyoruz yavaş yavaş. Her metrede artan rakım ve omuzlarımızda taşıdığımız küçük evimiz, hareketimizi ağırlaştırıyor ilk saatlerde. Rüzgarın uğultusu yüzümüzü okşarken, Çapans dağ sırasının zirvelerinden biri olan Aksu kütlesinin (3434 m.) yamaçlarına yayılan göllere varıyoruz. Lacivert suları rüzgarla birlikte dalgalanan Aksu gölleri, dağın ve karın dili olmuş öyküsünü anlatıyor usul usul. Göl kıyısına çadırlarımızı kurarken, doğanın güzelliği yeniden gülümsetiyor içimdeki hiç büyümeyen çocuğu.   Amacımız Erzurum’un İspir ilçesi sınırlarından başlayıp Rize’nin Çamlıhemşin ilçesine varmak eski patikalardan. İspir-Hemşin arasındaki ticaret yolu, meyve, pestil, cevizli sucuk gibi ürünlerle keçi, koyun, inek gibi hayvanların Karadeniz’e ulaşmasını sağlıyormuş. Bugün büyük bir bölümü Kaçkalar Milli Parkı sınırında kalan bu ıssız yollar, katır kervanlarının nal sesleriyle inlermiş geçmiş yıllarda. Yemyeşil vadileri, yalçın zirveleri, zor aşılan geçitleri, suyun ve nemin yarattığı zengin bitki çeşitliliğini, sayıları üç yüze varan buzul göllerini, bulutlar üstündeki yaylaları, Karadeniz gibi hırçın ve bir o kadar candan insanlar diyarını keşfedeceğiz yürüyerek.   Güneşin, dağ gölgesini göl yüzeyine düşürdüğü sabahın ilk saatlerinde, doğanın imbiğinden geçen taze havayı içimize çekiyoruz gözlerimizi oğuşturarak. Derin vadiler arasında nereye gideceğinizi bilemezseniz eğer, başka bir coğrafyada bulursunuz kendinizi bir anda. Soldaki aşıt, Sefkar gölleri manzarası eşliğinde Serpinovit yaylası üzerinden Cimil vadisine gidiyor. Biz Salaçur vadisine inmek için Kızılgedik’e doğru tırmanıyoruz. Soluk soluğa ulaştığımız aşıt, inanılmaz bir manzara sunuyor bize. Arkamızda üç güzeller Aksu gölleri, önümüzde tüm vadiyi kaplayan Çifte göller, mavinin anlamını keskinleştiriyor usumuzda. Kuytuluklarda erimeden kalmış kar öbeklerinden dikkatle geçerek, göllere doğru iniyoruz. Sürüsünün peşinde dolanan çoban, tüm vadinin sahibi edasıyla karşılıyor bizi. Çay molasının ardından, vadinin tam ortasından sağdaki tepelere doğru yürüyoruz. Bulutlar, altımızdaki Çifte gölleri siyaha boyarken, aştığımız geçidin ardından Kuzu gölüyle karşılaşıyoruz. İleride heybetli gövdesiyle Verçenik dağı ve Yedigöller platosu, olanca güzelliğiyle bizi bekliyor.   Yağmur, kar, sis ve çiy yüzünden her an suyla kucaklaşan topraklar, zengin bir ekosistem yaratıyor bölgede. Geniş bir çanağa yayılan yedi farklı gölün oluşturduğu vadiye doğru yürüyoruz. Kıyılardaki rengarenk çadırlar yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Moryayla üzerinden gelen araç yolu, Rize ve Erzurum yöresinden balık avcılarını taşıyor çoğunlukla. Doğanın özene bezene yarattığı kırmızı benekli alabalıklar, sorumsuzca avlanıyor göllerde. Dinamit, kömür tozu ve kireç kullanılan avlanma yöntemleri yüzünden, balıkların nesli tükeniyor giderek. Doğa bu ayıp karşısında sis bulutuyla yüzünü kapatırken, balıkçılardan uzağa kamp kuruyoruz biz de.   Ertesi sabah, göllerden çıkan dereleri ve şelaleleri takip ederek Salaçur vadisine iniyoruz. Göz alabildiğine yeşil çayırlıklar ve mavi gökyüzü altında ilerliyoruz Yedigöl köyüne doğru. Yağmurun yıkayıp yeşerttiği otlar, kışlık hayvan yemi olarak biçiliyor sabırla. Koyun ve keçilerden sağılan sütler ise, maharetli ellerde peynire dönüşüyor pazarda satılmak üzere. Terkedilmiş Tivasor yaylasının hüzünlü taş evlerinin yanından, Mal gölüne doğru yükseliyoruz. 3200 metrelerdeki gölün yanına vardığımızda, bedenlerimiz bitkinlikten isyan ediyor adeta. Hemşin aşıtının ardında yükselen Verçenik (3711 m.), ‘yükseklerde ne işiniz var?’ dercesine gülümseyerek seyrediyor halimizi. Uyku tulumumun içine girip, karanlığı bir ışık demeti gibi aydınlatan yıldızları seyrediyorum göz kapaklarım ağırlaşırken.   İspir-Hemşin ticaret yolunun önemli geçitlerinden biri olan Hemşin aşıtının hemen ardında Kapılı Göller bulunuyor. Verçenik’in karlı doruklarının altındaki bu üç göl, eski yol üzerindeki geçidin bir kapı vazifesi görmesi nedeniyle bu isimle anılıyor. Geçen yıl Cimil Vadisi, güler yüzlü insanların yurdu Çirmaniman Yaylası, Cin Gölü, At Gölü, Verçenik Yaylası ve Mocar Gölü üzerinden ulaştığımız Tatos Göllerine, farklı bir rotadan varmayı planlıyoruz bu kez. Aşılmaz gibi görünen sarp Hemşin aşıtı yerine, Mal gölünün sağında kalan geçide yöneliyoruz. Bir an durup nefeslendiğimiz geçidin ardından önümüze serilen manzara anlatılmaz güzellikte; sağımızda Verçenik zirvesi, uzaklarda dağ sıralarının gizlediği Yedigöller ve arkamızda dört gölün yer aldığı derin bir vadi. Gündüz hızla eriyen yumuşak karlar üzerinden Göbekli, Haklı, Poklovit ve Kara göllerin bulunduğu Kurban düzlüğüne yürüyoruz. Çatalkaya ile Ezinkaban tepelerinin arasındaki vadiden, Yedigöl köyüne doğru hızla akan Aktakan deresinin uğultusu geliyor kulaklarımıza. Doğu Karadeniz dağlarının doruklarından doğan bütün derelerin varlık nedeni, sayıları üç yüzü bulan buzul gölleri. Aktakan’ı doğuran, Tatos aşıtının yanı başındaki Deringöl’e yöneliyoruz yorgun adımlarla. Uzaklarda Erzurum bozkırları mavi gök altında ışıldarken, Tatos Dağını kara bulutlar sarmalıyor birden. Yağmur taneleri iri iri düşmeye başlarken, su geçirmez küçük evlerimize sığınıyoruz. Tanık olduğumuz, Karadenizin günlük doğal döngüsü aslında. Sabahları güneşin sıcak yüzü, öğle saatlerinde bulutlanan veya sise bürünen gökyüzü, akşama doğru yağmur veya doluyla ıslanan bir coğrafya... İç içe geçen mevsimleriyle Karadeniz iklimini düşünürken, araladığım çadır kapısından günün son sürprizi olan gökkuşağını izliyorum.   Sabah aynı çelişki, farklı bir şekilde devam ediyor. Aşıtın güney tarafında tertemiz bir hava yeryüzünü aydınlatırken, kuzey tarafında bastıran sis perdesinden dolayı birşey görülmüyor. Birkaç metrelik görüş alanına izin veren bembeyaz bir hayal ülkesine dalıyoruz. Çarşakla dolu dik patikada önümüze çıkan hayvan leşleri, ticaret yolunun hala kullanıldığını kanıtlıyor bize. Üç parlak gölden oluşan Sulak göllerin yanına vardığımızda ise, hava yeniden berraklaşıyor. Masmavi bir gökyüzü ve dost bulutlar altında, bedenlerimizi diriltiyoruz buz gibi sularda. Sis vadiye doğru geri çekilirken Tatos gediğinin ne kadar dik olduğu ortaya çıkıyor ve nasıl inebildiğimize şaşırarak bakıyorum. Şelaleler köpük köpük çağlamaya, ırmaklar coşmaya devam ediyor yeniden. Purpak deresinin çevresi rengarenk çiçeklerin ıslak bedenleriyle kaplı. Hercai menekşeler, mor beyaz ormangülleri, sarı papatyalar, çiğdemler ve turuncu gelincikler... Kaçkarlar Milli Parkı’ndaki bu özel rota, endemik çiçekleri tanımak için de bulunmaz bir fırsat aynı zamanda. Günler sonra, geceyi Başyayla’nın konuksever insanlarının sıcacık evlerinde geçiriyoruz.   Dinlenmiş olarak uyandığımız sabah, Cabuk boğazına çıkıyoruz çobanlarla birlikte. Cabuk gölünün ve Karagöl’ün suları azalmış Ağustos ayının son günlerinde. Karşı tepelerdeki orman kuşağının hemen üstünde, Kito yaylasının çinko damları görülüyor. Çobanın sürüsüne serenad yaptığı tulum sesi rüzgara karışırken, Cabuk aşıtını geçerek Hacıvanak vadisine iniyoruz. Halı gibi serilen yemyeşil otların ortasında yer alan Çiçekli Göl, durgun sularıyla göz kırpıyor yolcularına. Küçük kemer köprüyü geçip, sürülerin çan sesleriyle bir hayat belirtisi gösteren Hacıvanak yaylasına giriyoruz öğlene doğru. Asırlık evleriyle terkedilmişliğin burukluğunu yaşayan Hacıvanak’da, birkaç ocak tütüyor yazları sadece. Bizi gören yaylacılar, eski günlerini yad ederek köy meydanını horon pistine döndürüyorlar coşkuyla. Güzel kızların başındaki puşiler, bağlanma biçimi ve renkleriyle farklı mesajlar veriyor erkeklere.   Bir sonraki gün durmaksızın yağan yağmur, programımızı değiştirmemize neden oluyor. Karmik yaylası üzerinden bir günde gidebileceğimiz Palovit yaylasına, önce üç saatlik bir yürüyüşle Elevit yaylasına ulaşıp, oradan araçla varabiliyoruz ancak. Sabah erkenden Samistal’e doğru yola çıktığımızda, geçen yıl yürüdüğüm eski patikanın yerinde yapılmaya başlanan toprak yolu görüyorum şaşkınlıkla. Yüzyıllardır atla, katırla, eşekle veya yürüyerek ulaşılan yaylalara, yol getirme projesi başlatılmış Kültür Bakanlığı tarafından. Karadeniz’in gözbebeği yaylaların çehresi tamamen değişecek ve yöreye özgü ekosistem yok olacak bu projeyle. Doğaseverlerin karşı çıkmasıyla şimdilik durdurulan yol, yerini eski patikaya bırakıyor bir süre sonra. Suyun sesi, kuş cıvıltısı, çiçeklerin hışırtısı arasında neşeyle yürüyoruz yeniden. Gür bitki örtüsünden etrafa yayılan envai çeşit koku, rüzgarla dans eden çiçekler ve onlara kavalyelik etme peşinde koşan arılar eşliğinde, belki de Doğu Karadeniz yaylalarının en güzeli sayılan Samistal yaylasına varıyoruz. Ahşabın ve işlenmiş taşın güzelliğiyle anıtlaşan yüze yakın yayla evi, birkaçı dışında sessizliğe bürünmüş. Mustafa Amca yorgun dizleriyle Sarıkızın ardından seğirtirken, Beştaş ile Memişefendi tepesinin arasındaki aşıta geliyoruz. Pamuk beyazı bulutlar karşıdaki Kaçkarları ve Kemerli Kaçkar zirvelerini görünmez kılarken, Ayder’den hızla yükselen sis bulutu, Aşağı ve Yukarı Kavron’a koşuyor aceleyle. Aşağı Kavron yaylasına inen patika, sarı komar çiçekleri arasından devam ediyor. Kavron deresinin üzerindeki köprüye vardığımızda, hızla gelen duman beyaz bir çarşaf gibi sarıyor her yanı. Yağmurun ıslak nefesi eşliğinde çamurlu toprak yoldan Ayder’e yürüyoruz türküler söyleyerek.     Ersin Demirel
  • KAÇKARLAR’DA HELİSKİ

     Rize ile Artvin illeri arasında uzanan Kaçkar Dağları, eteklerine serpiştirilmiş buzul gölleri, yerel motifler içeren yaylaları ve endemik çiçekleriyle özgün bir coğrafyadır. Mayısla birlikte karlar erimeye başlarken, dağlar beyaz örtüsünü kaldırıp yemyeşil ormanlarını ve rengarenk çiçeklerini çıkarır ortaya. Ardından deniz kenarında oturan Laz ve Hemşinliler yaylalara çıkar ve doğaya özlem dolu çığlıklar doldurur her yanı. Asırlık yayla evlerinin bacaları tütmeye başlarken, sürülerin çıngırak sesleri havada yankılanmaya başlar. Haziran sonundan itibaren ise alternatif doğa sporları meraklıları, sırt çantalı dağcılar konuk olurlar bu doğa cennetine. Yoğun geçen yaz mevsiminin sonundan itibaren derin bir sessizliğe gömülen Kaçkar Dağları, kış aktiviteleri için gelecek yeni konuklarına hazırlanmaya başlar.   Ağustos ayı sonlarında önce yüksek kesimlere kar düşer. Mevsim döngüsünde, dağların çehresi bambaşka bir şekle bürünür. Ormanın yeşili kar beyazıyla kardeş olur. Yoğun kar yağışı yayla evlerini görünmez kılar. Bembeyaz kıyafetini kuşanan Kaçkarlar, kış sporlarına hazırdır artık. 3000 ile 4000 metre arasında uzanan yükseltilerden dağların yamaçlarına doğru, kayakseverlerin çığlıkları yankılanmaya başlar bu kez.   Geçtiğimiz yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda, Kaçkar Dağları’nın kayak sporu açısından yeni bir alternatif merkez olduğu ortaya çıkarıldı. Bu vahşi dağların eteklerindeki buzul vadilerin toz kar özelliği taşıması, kayak ve snowboard yapmak isteyenler için son derece uygun parkurlar oluşmasına yol açıyor. Düzenli bir pist olamamasına karşın, yoğun kar dokusu tüm kış sezonu boyunca elverişli parkurlar yaratıyor kayakseverler için.   2005 yılından itibaren, İsviçre’den gelen bir kayak firması tarafından Kaçkar Dağları’nda heliski (helikopterli kayak) yapılıyor. Kimi yerde 3 ila 5 metreye çıkan kar yüksekliği, doruk noktalarındaki pistlere ulaşımı engelliyor doğal olarak. Bu sorunu ‘Karadeniz zekasıyla’ çözen bölgedeki en önemli turizm acentelerinden biri olan Macaheltur, doğaseverleri helikopterlerle kayak pistlerine taşıyor. Heliski, biraz pahalı fakat bir o kadar da zevkli bir spor dalı. Ülkemizin yeni tanıştığı bu adrenalin dolu kayak biçimi, belirlenen etaplarda profesyonel rehberlerin gözetiminde yapılıyor. Güvenli ve keyifli bir şekilde yapılan kayak sporunun ardından, katılımcılar etapların son noktalarından tekrar helikopterlerle taşınarak otellere geri götürülüyorlar.   Dünyanın en iyi dağ rehberleri ve en tecrübeli pilotları eşliğinde yapılan bu organizasyonda, kayak veya snowboard yapmak için profesyonel olmanıza gerek yok elbette. Bildiğimiz kış sporlarından tek farkı, doruk noktalarına yakın bir alana konumlanan pistlere ulaşımın teleski yerine helikopterlerle yapılması. Vahşi bir coğrafyaya sahip olan Kaçkar Dağları, insan eli değmemiş bakir doğasıyla yapılaşmaya izin vermiyor. Bu nedenle kayak merkezi ve pist yapımı yerine doğal olanaklar kullanılıyor heliski aktiviteleri için. Zaten kış aylarında tamamen karla kaplanan yaylalar, kilometrelerce uzanan doğal bir pist haline dönüşüyor. Yüksek irtifa sebebiyle genelde her akşam yağan kar, bir sonraki gün için bakir kayak pistleri oluşmasına olanak tanımakta.   Sabahları şömine başında yapılan nefis bir kahvaltının ardından, rehberler tarafından düzenlenen bilgilendirme toplantısına katılıyorsunuz. Tesisin kapısından çıktığınız an, mis gibi bir dağ havası yüzünüze çarpıyor. Artık doğanın huzurlu kollarına doğru yolculuğa hazırsınız. 4 veya 5 kişilik gruplar halinde helikoptere biniliyor. Bu kısa yolculuğun her saniyesi muhteşem manzaralarla dolu. Aynı zamanda bir ‘havadan Kaçkar safarisi’ özelliği taşıyan helikopter yolculuğu sırasında, fotoğraf makinenizi mutlaka yanınızda bulundurun. Ulaştığınız pist noktasında önce kısa bir güvenlik testinden geçeceksiniz. Sonrasında profesyonel dağ ve kayak rehberleri müthiş bir manzara eşliğinde keyifli anlar yaşatacak size. Yeşil orman dokusuyla beyaz kar örtüsünün oluşturduğu dingin bir ortamda, sadece sizin heyecan dolu çığlıklarınız ve kayak takımlarınızın karda çıkardığı ses yankılanacak. İçinizdeki özgürlük şarkısını bastırmayın ve bu doğal ortamın ritmine bırakın kendinizi.   Özel hazırlanan lunch-boxlarınızı, 3700 metrelik yükseltinin önünüze serdiği müthiş bir kış manzarası eşliğinde yiyorsunuz. Yemek sonrası helikopter sizi alıp başka bir vadiye götürüyor. Ufuk çizgisine dek uzanan bembeyaz pistlerde küçücük bir nokta halinde özgürce kayıyorsunuz. Akşam soğuğu Kaçkar yamaçlarına inerken, aracınız bir kez daha pervanelerini hareketlendirip sizi otelinize taşıyor.   Unutulmayacak bu macera dolu etkinliğin ardından, otelinizin sımsıcak atmosferinin sunduğu olanaklardan faydalanabilirsiniz. Öncelikle bütün gün soğuktan etkilenen bedeninizi sauna, jakuzi veya masaj ortamında rahatlatmanızı öneririz. Yöresel ve dünya mutfağının seçkin lezzetlerini bulacağınız restoran, zengin menüsüyle sizi fazlasıyla tatmin edecek. Gecenin ilerleyen saatlerinde serüven peşinde koşarak dünyanın dört bir yanından gelen gezginlerle tanışıp, gündüz yaptığınız kayak aktivitesinin video ve fotoğraflarını izleyebilirsiniz.   Kaçkarlar sadece yaz aylarında değil, kış mevsiminde de adrenalin tutkunlarına kucak açıyor. Türkiye’nin en yüksek bu dördüncü dağının heybetli dorukları, alternatif turizmin gözde merkezi olmaya devam ediyor günümüzde. Rize ili Ardeşen ilçesindeki Macaheltur’un sahibi Serdar Galipoğlu, sıra dışı organizasyonu ve etkileyici manzarasıyla Kaçkar Dağları’nda helikopterli kayak keyfi yaşatmak için konuklarını bekliyor. Ülkemizdeki tek heliski aktivitesinin bu coğrafyada yapıldığını hatırlatalım.     Yazı : Ersin Demirel
  • HEMŞİN YAYLALARI : BULUTLARIN ÜZERİNDE, YEŞİLİN KIYISINDA

      Yüzyıllardır yaşayan bir gelenektir yaylacılık. Yazın sıcağından serinlere kaçmak, yemyeşil çayırlarda taze bitkilerle hayvanları otlatmak, kışa saman depolamak için yılda birkaç aylığına da olsa yükseklere çıkar Anadolu insanı. Artık sonsuzluğun hakim olduğu bir ülkenin tek yöneticisidir onlar. Modern hayatın nimetlerinden uzak, doğanın koynunda bir başına ama alabildiğine özgür, alabildiğine mutlu... Yayla denilince ilk akla gelen, Karadeniz, özellikle de Hemşin yaylalarıdır.   Çamlıhemşin’de ikiye ayrılan yol, doyumsuz güzellikler içeren iki dünyanın kapısına açılır adeta. Soldaki yol, Hala deresi üzerinden Ayder yaylasına ve Kaçkarlara uzanır. Diğeri ise bulutların üzerinde farklı bir yaşama, Hemşin yaylalarına götürür sizi. Şenyuva’daki Fırtına deresini bir gerdanlık gibi süsleyen tarihi kemer köprüyü ve birer anıt müze özelliğini taşıyan ahşap evleriyle ünlü Konaklar köyünü geçtikten sonra, artık doğayla baş başa bir serüven başlar. Sis, nem, yoğun bir orman dokusu ve çağıldayarak akan dereler... Yağmur ormanlarıyla çevrili bir tünelde yolculuk yapıyormuş gibi hissedersiniz. Birden vahşi doğanın içinde sarp burçları gökyüzüne uzanan Zilkale (Kale-i Zir) görünür. Heybetine ve güzelliğine şaşırarak devam edersiniz yola. Ardından 30 metre yükseklikten dökülen muhteşem görüntüsüyle Palovit şelalesinin gürültüsü çalınır kulaklarınıza. Yerleşimlerin başladığı ilk durak Çat köyüdür. Sağdaki yolu izlerseniz Verçenik dağlarına ve yaylalarına varırsınız. Soldaki yola düşmek, sözünü ettiğimiz Hemşin yaylalarına adım atmaktır.   Hep yeşil kalan ladin, sarıdan kırmızıya dönüşen gürgen, kestane, kayın ve köknar ormanlarının sınırı olan bir yerde kurulan Elevit yaylası, üzerinde ‘rakım bin sekiz yüz, nüfus belirsiz’ yazan tabelasıyla, Karadeniz insanının nüktedan kişiliğini sergileyerek karşılar konuklarını. İki vadinin birleştiği bir noktaya kurulan ‘yaylaköy’, üç bakkalı ile diğer yaylalara geçiş yapacaklar için son alışveriş merkezidir aynı zamanda. Alınacakların son kullanım tarihlerine bir göz atmakta yarar var; küçük bir yerde üç bakkal olması nedeniyle stoklar kolay erimiyor doğal olarak. Buradan Meşedağ deresine paralel patikayı izleyerek, eski taş evleri ve güler yüzlü insanlarıyla Hacıvanak yaylasına üç saatlik bir yürüyüşle ulaşabilirsiniz. Elevit’ten devam eden yol, döne kıvrıla yükselerek Tirovit yaylasına çıkar. Geçmiş yıllarda çığ altında kalan iki yüz yıllık yayla evlerinin etrafı taş çitlerle çevrelenmiş şimdilerde. Bacası tüten evlerde bilin ki hayat var, sıcacık kuzinelerde yemekler pişmekte. Derelerde kırmızı benekli alabalık tutan çocuklar, ot biçen köylüler ve sisler içinde birer hayalet gibi dolaşan çobanlar, günlük yaşamın sıradan ama sizin için heyecan verici ayrıntılarıdır.   Issız Karmik yaylasının üzerinde uzanan kristal berraklığındaki Cofk gölüne (Yıldızlı Göl), yürüyerek iki saatte ulaşmak mümkün. Eğer şansınız varsa, açık havada mis gibi kokular arasında hoş bir piknik yapabilirsiniz. Karşıdaki tepelere tırmanan dolambaçlı yol, Horon boğazını aşıp Palovit vadisine iner. İkisi Hemşin, biri Laz olan üç mahallesiyle, yörenin en büyük yaylası burasıdır. Yüzyıllardır ardını sisli yalçın dağlara yaslayan Palovit, bir kavşak noktasıdır aynı zamanda. Güneydeki izlek iki saatlik neşeli bir yürüyüşün ardından Apivanak, kuzeydoğudaki ise Samistal yaylasına kavuşur. Yol boyunca turuncu gelincikler, sarı düğünçiçekleri, ormangülleri ve adını bilmediğiniz bin bir çiçek yarenlik eder size. Yeni açılan araç yolunu takip ederseniz, artık daralan vadinin sonuna konumlanmış Amlakit yaylasına ulaşırsınız. Yaylayı ikiye ayıran Palovit deresi acelesi varmış gibi koşturarak akar gün boyu. Amlakit’in sırtını yasladığı Tatar dağı başka bir yaylanın, Kotençur ve saklı göllerin mekanıdır. Keşif duygusuyla yanıp kavrulan yürekler, nefis bir Kaçkar manzarasıyla ödüllendirilecekleri Kotençur patikasını mutlaka adımlamalılar. Vize, Hala ve Tumas köylerinin yaylası olan Amlakit’te araç yolu sona erer. Doğanın eşsiz armağanları bu kadarla sınırlı değil elbette, Doğu Karadeniz’in belki de en güzel yaylaları henüz yeni başlıyor.   Ladin ağaçlarıyla kaplı orman sınırındaki iki farklı patika, Hazindak (Hazindağ) ve Samistal yaylalarına ulaşır. Yükseldikçe ağaçlar yerini çayırlara ve çiçeklere bırakır. Gördüğüm en güzel yayla sıfatını hak eden Samistal, eski taş evleriyle antik bir kent görünümünde. Duvarları usta ellerden çıkma düzgün taşlardan, taşıyıcıları ahşaptan yapılan bağdadi tarzı bu asırlık evlerin yaklaşık yüz kadarı kalmış günümüze. 2450 metre ile yörenin en yüksek yaylası olan Samistal, bulutların üzerinde yalnız ve mağrur bir ülke gibidir. Ne ki, günümüzde sadece üç dört yaşlı ailenin yayla geleneğini sürdürmesi, hüzün ve terk edilmişlik duygusu yaratır insanda.   Samistal’den orman içine inen taş döşeli tarihi yol, orkideler, çiğdemler ve karahindibalar arasında keyifli bir yolculuk sunar konuklarına. Yolu olmadığı için Samistal kadar bakir ve doğal kalan Hazindak yaylasında, yaşlı teyzelerin leziz karalahana çorbası ikramlarına hayır diyemezsiniz. Tamamen ahşap evleriyle şirin bir yayla olan Hazindak, yüksek bir sırta kurulmuş. Maçkun boğazı, Yedikardeşler, Tahtalar sırtı ve Tanovit çayırı üzerinden geçen iki saatlik yürüyüş güzergahıyla, yörenin özgün mimarisinden örnekler sunan Pokut yaylasına ulaşabilirsiniz. Bir sırtta yer alan yayladan açık havalarda Karadenizi ve Kaçkarları görmek mümkün. Sal yaylası Pokut’a yürüyerek yarım saat uzaklıktadır. Yeni açılan yoldan tekrar Şenyuva’ya inerek, Çamlıhemşin’e geri dönebilirsiniz.   Bir başkadır yükseklerde hayat. Kimi zaman aynı günde dört mevsim yaşanır yaylada. Bir bakarsınız kavurucu sıcak basmış, bir bakarsınız kış ayları kadar soğuk olmuş ortalık. Güneş gülümseyen yüzünü göstermekte pek nazlanır, bulutlarla saklambaç oynamaya bayılır. Açık havalarda Karadeniz’e kadar olan görüş mesafesi, sis bastığında birkaç metreye düşer. Bazen günlerce kalkmayan sisten sıkılır, bazen de bulutların üstünde olmaktan derin bir haz alırsınız. Rüzgar sizinle oyun oynar kimi zaman; ansızın bastırıp tüm vadiyi sisten temizler ve inanılmaz bir manzara serer önünüze. Heyecanınız uzun sürmez, aşağıdan gelen yeni bir tabaka vadiyi yeniden beyaza boyar. Elevit’te ot biçme, Amlakit’te Vartevor, Pokut’ta göç şenlikleri, bir bayram yerinde eğlenen çocuklara benzetir yaylaları. Sabahlara kadar horon tepilir, tulumlar susmak bilmez. Kış erken iner yaylalara. Temmuzda zirvelere, ağustosta ise yüksek yaylalara kar yağar. Bu mevsim, ilkin mayısta çıkılan aşağı yaylalara geri inilir, en geç eylül sonu doğanın sonsuz dinginliğine ve yalnızlığa terk edilir tüm yaylalar.       Ersin Demirel
  • Kackarin iki Güzeli; Pokut ve Gito Yaylaları

      Yaylacılık, her ne kadar eski kavramını yitiremeye yüz tutsa da, yeni yayla turizmi her geçen gün biraz daha popüler olmaya devam ediyor. Kent kökenli insanların, kent setresinden kendini arındırma adına doğal yaşamla buluşma tercihi son 10 yıldır giderek artmakta.  Yayla zamanı yaylalarda sürülerden çok, kent kökenli insanlar rastlamak daha olsı. Hal böyle olunca yaylaların yapısı da bu yeni duruma göre şekilleniyor tabi.  Yayla yaşamının bir nebze de olsa devam ettiği ve bunun yanında yayla turizminin de giderek geliştiği en zengin coğrafyamızın Karadeniz olduğunu söyleyebiliriz.  Coğrafi ve iklimsel yapası gereği doğallığını koruyor olması, bölgeyi bu anlam da cazip kılan ana nedenlerin başında geliyor.   Karadeniz, büyük yatırımcılar için oldukça kısa bir sezona sahip. Yaz aylarında bile yağmurlar, fırtınalar bölgenin bu anlamda yatırıma açılmasının önündeki engellerden başlıcaları. Ki, içimden iyi ki de böyle diyorum. Bizim gibi düşünen kent kaçkınlarının soluklanabildiği neredeyse tek coğrafya burası kaldı. Tabi bu kimi bölgelerin talan edilmediği anlamına gelmiyor.  Özellikle Ayder Yaylası ve Uzun Göl bölgedeki para kazanma hırsının doğayı nasıl katlettiğine dair iki örnek olarak karşımızda duruyor. Develet eliyle yapılan HES projelerini ve Yeşil yol adı altında yeni başlayan talanı da unutmamak lazım. Devlet ana, doğa anayı kendi eliyle katlediyor. Devletin son cinayet teşebbüsü şu sıralar Artvin Cerhattepe’de yaşanıyor. Karadeniz yaylaları, Samsun’dan başlayıp; Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Artvin’e kadar devam eden koca bir bölgeyi oluşturuyor.  Bütün bu yaylaları bu yazıya sığdırmak pek mümkün değil. Doğuya doğru gittikçe, özellikle Rize yaylaları ve Artvin yaylaları doğalıklarıyla ve yayla turizmine uygun yapılarıyla daha bir öne çıkıyor. Ama tabi bırakın Rize ve Artvin’i,  sadece Rize’deki yaylaları da bu yazıya sığdırmak mümkün değil.  Son 10 yıldır bu coğrafyada gitmediğim yayla kalmadı desem yeridir. Natureist Fotoğraf Gezginleri olarak da son 7 yıldır, özellikle bu iki ilimize ait yaylaların pek çoğunu gezdik ve fotoğrafladık. Bu 7 yıllık süreç de bizimle gelen tüm arkadaşlarımızın hayran kaldığı, dönmeyi istemediği iki yayladan bahsedeceğim bu yazıda. Biri Pokut, diğeri Gito Yaylası. Pokut   Rize merkezden Artvin yönüne doğru giderken Çamlıhemşin tabelalarını izleyip ana yoldan ayrılarak Fırtına deresi boyunca Şenyuva köyüne, eski adıyla Çinçiva, doğru ilerliyoruz.  Köyü hemen geçer geçmez soldan Pokut’a çıkan yolu görürsünüz.   Pokut diye bir tabela aramasın gözleriniz, öyle bir tabela yok. Pokut Dağ Evi’in tabelası var. Yol dedimse, yol da bildiğiniz yollardan değil.  Normal bir binek araçla pek şansınızı denemeyin derim. Hele de yağmurlu bir günde ya da bir gün önce yağmur yağmışsa hiç denemeyin.  Yaklaşık 15 km lik bir tarafı orman, bir tarafı uçurum olan, iki aracın yan yana geçemeyeceği, çoğunlukla toprak, kimi yerleri kaya olan dik bir çıkış. Çıkarken geldiğiniz ilk düzlükte mola vermeniz de fayda var. Çünkü yolun sağında ve solunda Likapa (yaban mersini) var ve tatmadan geçmeyin derim.  Yol boyunca “hangi akla uydum da girdim bu yola” diyebilirsiniz. Ama yol bitip Potuk’a ulaştığınızda “ iyi ki gelmişim “ diyeceğinizden çok eminim.  Yayla da birkaç pansiyon var.  Ama benden size yine bir tavsiye, rezervasyon yapmadan şansınızı deneyim derim. Çünkü yer bulmak oldukça zor.  Bizim son yıllardaki tercihimiz, Pokut Konuk Evi.  Haluk abi, eşi ve Bilkent de okuyan kızıyla birlikte işletiyor bu pansiyonu. Pokut’u tepeden gören konumu, ailenin konuklarına sıcak ilgisi, temizliği ve neredeyse sınırsız ve leziz yemekleri ile her gidişimizde bizi biraz daha kendine bağlayan bir yer oldu Pokut Konuk Evi.     Yayla 2050 metrede ve yamaçta kurlu. Bir tarafında 20 dakikalık harika bir patika yürüyüşle ulaşabileceğiniz Sal Yaylası, diğer tarafında Hazindağ Yaylası var. Karşısında Kaçkar Dağları inci gibi dizilmiş. Burası bir nevi seyir terası gibi. Ayaklarınız yere bassa da, başınız bulutlar değer. Bazen  de bir bakarsınız bulutlar bile ayaklarınızın altında kalır.  Pokut Oran köyünün aşağı yaylasıdır aslında. Yukarı yayla Samitsal. Gece olunca cılız ışıklarıyla göz kırparlar bir birilerine. Pokut da kaldığınız sürece Sal ve Hazindağ yaylalarını da mutlaka görmelisiniz derim. Özellikle gün batımına doğru Sal Yaylasının sırtında olursanız ve tabi hava açıksa, güneşin bir tepsi gibi bulut denize batışını izleme şanız olur. O an, dünyadan iyice koptuğunuz andır. Mavilik yavaş yavaş kızıllaşır, Güneş bir altın tepsi gibi kızıllığın içinden bembeyaz bulut denizin içine girer. Ve ardından kızıllık yerini alaca karanlığa ve yıldızlara bırakır. Siz tam bu muhteşem manzarayla transa geçmişken, inceden bir tulum sesi duyulur ve birden kendinizi horonun içinde bulursunuz.   Eğer yürümeyi seviyorsanız, zaten sevmiyorsanız bu coğrafyaya gelmeniz bir hata olur, Pokut’tan Hazindağ’a gitmenizi öneririm. Pokut, Hazindağ arası yaklaşık 15 km. Orman içi ve su kenarı patiklarıyla, çiçeklerle kaplı düzlükleriyle yürüyüş için harika bir yol. Burası aslında bir Mezra. Potuk’la Elevit yaylaları arasında bir geçiş noktası. Buradaki evlerin tamamı ahşaptan yapılma. Artık birçok yaylada göremediğimiz bir doku bu. Hazindağ’ı gezdikten sonra ister aynı yoldan Pokut’a dönersiniz, isterseniz daha güzel biri öneri olarak da Elevit Yaylasına gidebilirsiniz Gito   Natureist gezginlerinin diğer hiti Gito Yaylası. Gito da Çamlıhemşin sınırları içinde bir yayla. Pokut’u tarif ederken Çinçiva köyüne geleceksiniz demiştim ya, buradan yukarı Zil Kale’ye doğru devam edip Çad istikametine giderken Gito yaylasına çıkışı göreceksiniz. Çamlıhemşin’den yaklaşık 2 saatlik bir yolculuk sonrası Gito’ya ulaşabilirsiniz. Artık bir başka dünyadasınız. 2100 metre yükseklik de, bulutların üzerinde ve sessizliğin ortasındasınız.  Normalde ülkemiz coğrafyasında 2000 rakımından sonra bitki örtüsü, çalı ve otlara dönse de, Gito’un bir yanı koca gövdeli bir orman.  Burada kalacağınız süre içinde yapacağınız en iyi şeylerden biri de orman içi yürüyüşü yapmak olur.  Gito da olmak kadar Koçira Pansiyonda olmak da ayrı bir keyiftir. Gito’yu Gito yapan ve adını duyuran da Koçira Pansiyon ve onun sahibi Serhan ile ili kadim dostları Turgay ve İbrahim’dir desem yerinde olur. Burası üç er kişinin birlikte işlettiği belki de tek pansiyondur. Bütün yayla pansiyonları aile işletmesi olduğu için, genelde işletmecileri bir çekirdek aile olur. Koçira da aileyi bu üç güzel adam oluşturur. Üçünün de 10 parmağında 10 marifet var desem fazla söylemiş olmam.  Ha bu deduğumu kaldığınız süre içinde kendi gözlerinizle göreceksiniz zaten. Gito’ya gelindiğiniz anda farklı bir dünyada olduğunuz hissine kapılırsınız önce,  Koçira’nın kapısından içeri adım attığınızda ise, şaşkınlık ve hayranlık arası karışık bir duyguya kapılıp, büyülü bir atmosferin içerisine girmiş olursunuz. Özenle döşenmiş,  içindeki eşya ve objeleriyle bir müze havasına bürünmüş bir salonda bulursunuz kendinizi. İçerideki sıcaklığın tek nedeninin şömine olmadığını çok kısa bir süre sonra, Serhan, Tugay ve İbrahim’i tanıdığınızda fark edersiniz.  Odalara yerleşme telaşı bitip de terası keşfettiğinizde, gördüğünüz manzara karşısında büyülenir, ömrümün sonuna kadar burada yaşayabilirim düşüncesi oluşur içinizde.  Kendinizi bu manzaraya kaptırmışken “ yemek hazır” sesini duyup, sofraya gittiğiniz de, sofradaki inceliği gördüğünüzde,” bu üç adamın işi olmaz, bir kadın eli değmiştir” diye bir kuşku uyanır içinizde.  Üstüne bir de yemeklerin lezzeti eklenince, kuşkunuz giderek büyür.  Ama ilk günün sabahında A dan Z ye her şeyi bu üç güzel adamın ( kendi tanımlarıyla Koçira'nın Delileri) yaptığına şahit olup, içinizdeki kuşkuyuyu yok edeceksiniz. Yemekten sonra Koçira da müzik başlar. Karadeniz’in bir birinden güzel türkülerini tulumuyla, tefiyle, bağlamasıyla ve sesleriyle yine bu üç adamdan dinler, siz de onlara katılırsınız.      Sabah kahvaltıdan sonra yolunuza rengarenk mantarların çıkacağı orman içi yürüyüşü yapabilirsiniz. Ya da Badara Marazlarına gidip, oradaki yaşamı ve manzarayı izleyebilirsiniz. Gün batımına doğru Got’unun üstüne çıkıp, güneşin dağların arasından bulut denizinin içine batışına tanıklık edebilirsiniz..   Ertesi gün aracınızla Ambarlı yaylasına gidip, buradan güzel bir yürüyüşle Yedi Göllere çıkabilirsiniz, ki bunu mutlaka yapın derim. Hatta bir günü de sadece pansiyonun, Koçira'nın keyfini çıkarmak için kullanmanızı öneririm. Biraz geç kalkın,telaşsız bir kahvaltı keyifi yapın, salondaki Serhan'ın çektiği fotoğrafları izleyin, objelerle iletişim kurun. Yanınızda kitap yoksa, kitaplıktan bir kitap seçip, terasa yayılıp okumaya başlayın. Öncesinde bir müzik seçip çalabilirsiniz ya da doğanın kendi sesini dinleyebilirsiniz. Arada kitaba ara verip karşınızdaki dağları seyredin, düşler kurun. Bir ceylanın telaşlı koşmasıyla uyanın düşünüzden. Ve günün sonunda iliklerinize kadar dinlenmiş ve arımış olduğunuzun huzurunu yaşayın. Bunu mutlaka yapın. Çünkü yarın ya da öbür gün yolculuk var ve metropolünüzün karmaşa ve koşuşturmasına döneceksiniz. Ve o dönüş günü gelip çattığında Koçira'dan ayrılmanın ne kadar zor olduğunu siz de yaşayacaksınız.  Bir burukluk çökecek içinize bu güzel insanlarla tek tek sarılıp tokalaşırken.  Ama anında tekrar gelme planı oluşacak kafanızda ve  burukluğunuzu bastıracak. Dedim ya sadece bu coğrafya da bir birinden güzel ve büyüleyici onlarca yayla var. Onun için gelen herkes buralara aşık olup döner ve tekrar tekrar gelir. Biz de bu coğrafyaya aşık olduğumuzdan her sene geliyoruz. Pokut ve Gito hiç değişmeyen yaylalarımız ama her sene bu ikisine yeni ve farklı yaylalar ekleyerek bir haftamızı bu coğrafya da geçiyoruz.  Eğer siz de bu güzellikleri bizimle yaşamak isterseniz, bekleriz…Huseyin CAGLAYAN/25,02,2016
  • Yükseklerdeki Yeşil Bahçe AYDER YAYLASI

     Yükseklerde hayat bir başkadır. Kimi zaman aynı günde dört mevsim yaşanır yaylalarda. Bir bakarsınız kavurucu sıcak basmış, bir bakarsınız kış ayları kadar soğuk olmuş ortalık. Güneş gülümseyen yüzünü göstermekte nazlanır, bulutlarla saklambaç oynamayı pek sever. Açık havalarda Karadeniz’e kadar olan görüş mesafesi, sis bastığında birkaç metreye kadar düşer. Bazen günlerce kalkmayan sisten sıkılır, bazen de bulutların üstünde olmaktan derin bir haz alırsınız. Rüzgar sizinle oyun oynar kimi zaman; ansızın bastırıp tüm vadiyi dumandan temizleyerek inanılmaz güzellikte bir manzara serer önünüze. Heyecanınız uzun sürmez, aşağıdan gelen yeni bir sis bulutu vadiyi yeniden beyaza boyar. Yaz ortasına denk düşen şenlik günleri, bir bayram yerinde eğlenen çocuklara benzetir yaylaları. Sabahlara kadar horon tepilir, tulumlar susmak bilmez. Kış erken iner yaylalara. Temmuzda zirvelere, ağustosta ise yüksek yaylalara kar yağar. Önce, mayısta çıkılan ve göçün ilk basamağını oluşturan aşağı yaylalara geri inilir. En geç eylül sonu insanlar sahildeki evlere çekilir, doğanın sonsuz dinginliğine ve yalnızlığa terk edilir tüm yaylalar.   Ülkemizde yayla denilince ilk akla gelen Karadeniz bölgesinin en gözde mekanı Ayder yaylasıdır kuşkusuz. Kaplıcası ve eşsiz doğal güzellikleriyle son yıllarda en çok turist çeken beldelerimizden biri olan Ayder, Kaçkar Dağları’na açılan bir kapı vazifesi görüyor aynı zamanda. Hep yeşil kalan ladin ile çam ağaçlarının, sarıdan kırmızıya dönüşen gürgen, kestane, kayın ve köknar ormanlarının sınırında olan bir vadiye konumlanan yayla, her mevsim farklı bir güzelliğe bürünür. Yerel yaşam biçimi, taş ve ahşap evleri, konakları, zengin bitki çeşitliliği, buzul gölleri, coşkun dereleri ve folklorik özellikleriyle bölgenin karakterini en iyi yansıtan yayladır belki de.   Rize ilinin Çamlıhemşin ilçesi, Hala ve Fırtına derelerinin buluştuğu bir noktaya konumlanıyor. Çamlıhemşin çıkışında sağa ayrılan yol, Konaklar Mahallesi ve Zilkale üzerinden Hemşin yaylalarına kadar gidiyor. Ayder’e uzanan soldaki 15 kilometrelik asfalt yol ise, doğayla baş başa bir serüvenin başlangıcı. Gürül gürül akan Hala deresine paralel giden yolculuğun hemen başında, art arda sıralanan taş kemer köprülerle karşılaşıyoruz. Sarp vadilerde çılgın akarsuları aşmak için kullanılan Osmanlı dönemi yadigarı bu köprülerin en güzeli, Mikron Köprüsü. Sis, nem ve yoğun bir orman dokusu, yağmur ormanlarıyla çevrili bir tünelde yolculuk yapıyormuş duygusu uyandırıyor insanda. Yamaçlara kurulu tek tük evlerden oluşan mahallelerin ve yüksek tepelerden süzülerek Hala deresine karışan şelalelerin ardından, Ayder yaylasının ilk evleriyle karşılaşıyorum.   Sabah güneşin aydınlattığı berrak bir havada, pansiyonun penceresinden etrafı inceliyorum. Oteller ve geleneksel yayla evlerinin bir arada bulunması ilginç bir görüntü oluşturuyor. Dere yatağına yakın ahşap evlerle karşıdaki yeşil yamaçta yer alan yapılar, yıllar öncesinin geleneksel yayla kimliğini yansıtıyor. Üç katlı otel ve pansiyonlar ise, çimento sıvalarını örtmeye çalışan tahta kaplamalarıyla bu dokuya ait olmadıklarını gösteriyorlar sanki. Hafif bir nem kokusu alıyorum. Otların üstü hala ıslak. İklimle barışık olan yöre halkı günlük hayatına devam ediyor. Bacası tüten evlerde bilin ki hayat var, sıcacık kuzinelerde yemekler pişmekte. Evlerin önünde oturan yaşlı teyzeler, bir yandan örgü örüp bir yandan komşularıyla muhabbet ediyorlar. Derede kırmızı benekli alabalık tutan çocukların neşeli çığlıkları, ot biçen yaşlı amcalar, sırtlarında küfeleriyle mantar toplamaya giden kadınlar, günlük yaşamın sıradan ayrıntılarını oluşturuyor burada.   1350 metre yükseklikteki Ayder Yaylası, ortasından geçen bir yolla ikiye ayrılmış. Her bütçeye hitap eden konaklama tesislerinin bulunduğu yerleşimin girişinde, ünlü kaplıcası yer alıyor. 260 metre derinlikten 55 derece sıcaklıkla çıkan şifalı kaplıca suyu, birçok hastalığın tedavisine yardımcı oluyor. 1987 yılında turizm merkezi ilan edilen Ayder’in ana caddesi, hediyelik eşya dükkanlarıyla ve restoranlarla kuşatılmış. Yöredeki kadınların başlarına taktıkları poşiler, el örgüleri, envai tür çiçekten yapılan ballar, pestiller, cevizli sucuklar, değişik peynir ve tereyağı çeşitleri tezgahları süsleyen en önemli bölgesel ürünler arasında. Yaz sıcağından serinlere kaçmak, yemyeşil çayırlarda taze bitkilerle hayvanları otlatmak ve kışa saman depolamak için yılın birkaç ayı yaylaya çıkan yöre halkı, turizme yöneliyor son yıllarda. Beldenin son evlerinin yakınında metrelerce yüksekten dökülen Gelin Tülü Şelalesi yer alıyor. Bu noktadaki seyir terasından tüm yayla, muhteşem bir fotoğraf karesi oluşturuyor.   Ayder, farklı uluslardan bölgeye gelen dağcı ve yürüyüşçülerin de ilk durağı aynı zamanda. TransKaçkar geçişi yapmak isteyenler ya da Kaçkarların 3937 metrelik çatısına tırmanmaya azimli doğaseverler, yerleşimi başlangıç ve ikmal noktası olarak kullanıyorlar. Yukarı Kavron Yaylası’ndan başlayan TransKaçkar yürüyüşü, Derebaşı Gölü - Kavron Geçidi - Davalı Yayla - Deniz Gölü - Zirve - Dilberdüzü - Olgunlar - Döbedüzü - Çaymakçur Geçidi - Karadeniz Gölü rotasından oluşuyor. Fazla zamanı olmayan zirve meraklıları ise, iki günlük Yukarı Kavron-Öküzyatağı Gölü-Zirve parkurunu deneyebilirler. Kış aylarında Doğu Karadeniz’deki bütün yaylalar sessizliğe bürünürken, Ayder’deki turizm faaliyeti sürüyor. İki metreye ulaşan kar kütlesi üzerinde kayak veya teleski yapan insanlar renkli görüntüler yaratıyor Kaçkar eteklerinde.   Oksijen deposu bu küçük ve şirin yerleşim, çevresindeki alternatiflerle de konuklarını günlerce bölgede tutmayı başarıyor. Biz de her gün değişik bir yayla gezisiyle tatilimizi renklendiriyoruz. Bir gün Yukarı Kavron’a araçla çıkıp, Aşağı Kavron üzerinden geriye hoş bir yürüyüşle dönüyoruz. Ertesi gün Galer Düzü’nden ayrılan bir yolla Çaymakçur Yaylası’na gidip gölleri gezmeyi hedefliyoruz. Kaçkar doruklarının hemen altındaki buzullarla beslenen Karadeniz, Büyük Deniz, Adsız ve Meterez gölleri, sonsuzluğun ortasında birer mavi boncuk gibi parıldıyorlar. Son günümüzü, çevredeki en yüksek yaylalardan biri olan Huser’e ayırıyoruz. Yükseldikçe ağaçlar yerini çayırlara ve çiçeklere bırakıyor. Yol boyunca turuncu gelincikler, sarı düğün çiçekleri ve ormangülleri eşlik ediyor bize. Birbirinden epey uzak evleriyle Huser Yaylası, bulutların üzerinde yalnız ve mağrur bir ülke gibi karşılıyor konuklarını. Adeta dünyaya tepeden bakan büyüleyici bir manzarayla karşı karşıyayız. Aşağıda Ayder Yaylası, uzaklarda Karadeniz ve karşımızda göğe uzanan sivri doruklarıyla Kaçkarlar’dan Altıparmak Dağları’na kadar üç bin metrenin üzerindeki bütün zirveler... Doğanın koynunda bir başına ama alabildiğine özgür ve mutlu, yoğun orman dokusunun içinde ağaç diplerindeki değişik mantar çeşitlerini inceleyerek Ayder’e doğru yürüyoruz.     Ersin Demirel
  • ARDEŞEN’DEN FINDIKLI’YA TARİHİ TAŞ PATİKALARIN İZİNDE

     Medeniyetler beşiği Anadolu toprakları binlerce yıldır kullanılan eski taş döşeli yol ağıyla örülüdür. Antik kentleri dolaşırken, şehirlerarası yollardan geçerken, yaylalara çıkarken veya köylerin çevresinde rastlarız bu yollara. Daha çok ticari amaçlı olan bu göç yolları, muntazam taş işçilikleriyle dikkat çekerler. Bazen mermer, kimi zaman kocaman granit blokların ya da kesme taşların yan yana dizilmesi ve ya düzlenen toprağa taş döşenmesiyle oluşan bu eski yolların bir kısmı Kaçkar Dağları eteklerinden geçer.   Modern yaşamın gelişmesi ve standartların hayatımızı zapt etmesi sonucu her şey değişiyor. Eskiden eşyaların yüklendiği katır veya eşeklerle birlikte yürünerek çıkılan yayla yolları, giderek asfalta dönüşüyor. Atalarımızın bin bir emek ve zahmetle oluşturduğu taş patikalar, dozerlerin acımasızlığı karşısında birer birer yok oluyor ne yazık ki. Rize ilindeki Didingola-Koçdüzü, Kayadibi-Şorak yaylaları arasındaki eski patikalar gibi diğer benzerleri de ‘Yeşil Yol’ projesiyle yok edildiler. Çok az örneği kalan kültürel miras niteliğindeki bu tarihi patikaların izini sürmek için sırt çantalarımızı kuşanarak düştük yollara.   Fırtına deresini besleyen en önemli kollardan biri olan Tunca (Dutka) deresini takip ederek, rotamızın başlangıç noktası olan İntor yaylasına ulaşıyoruz öncelikle. Eskarmutluk ve Tunca köylerinin kullandığı 2294 metre yükseklikteki İntor, Ardeşen ilçesine 45 kilometre uzaklıkta. Altıparmak Dağları’nın dik kaya yamaçlarının gökyüzüne uzandığı bir noktada kurulan yaylanın manzarası, günün her saatinde muhteşem güzellikte. İlk gün yüksekliğe alışmak için Artvin yaylalarına erişmek için asırlardır kullanılan Dutka aşıdına kadar yürüyoruz vadi boyunca. Eskiden İntorlular geçidi aşıp, Bıçakçı yaylalarından keçi yününden örülme çoraplar alırlarmış.   Ertesi sabah şafağın ilk ışıklarıyla Şorak yaylasına gitmek için yola koyuluyoruz. 2903 metrelik Dana tepesine tırmanan eski patika, ormangülleri arasından geçiyor. Yükseldikçe Tunca vadisinin müthiş manzarası karşılıyor yolcularını. Düzlüğe vardığımızda Kayadibi yaylasından Şorak’a uzanan vadi seriliyor sol tarafımızda. İki sene önce adımladığım taş patika yerine, dinamitlerle doğayı tahrip ederek açılan yeni toprak yol uzanıyor yara izi gibi vadi tabanında. Dana tepesinin batısındaki düzlük alanda izlediğimiz patika, bir anda taş döşeli yola dönüşüyor. Düşük tarafı isnat duvarıyla desteklenmiş yol, elle işlenmiş ve yerleştirilmiş kesme taşlardan oluşuyor. Batonlarımızın çıkardığı tok sesler eşliğinde heyecanla yürüyoruz bu tarihi yolu. Birazdan sağ taraftan gelen bir dere yatağına ulaşıyoruz. 3086 metrelik Gürcübaşı Dağı’nın kuytuluklarındaki Gürcü Gölünden gelen dere, aşağılarda Şorak deresiyle buluşuyor.   Yaklaşık 3 saatlik bir yürüyüşün ardından, terk edilmiş Şorak yaylasına varıyoruz. Bir zamanlar yüzden fazla yayla evinin bulunduğu yerleşim ıssızlığa bürünmüş. Molanın ardından kuzeye doğru yönelen patikayı izleyerek yükselmeye başlıyoruz. Uzunyayım (2934) ile Şorakbaşı (3118) tepeleri arasındaki sırta ulaştığımızda inanılmaz bir görüntü çıkıyor karşımıza. Arkamızda Şorak vadisi, doğumuzda Şorak Gölü, önümüzde ise hayatımda gördüğüm en güzel buzul göllerden Çor Gölü ve vadisi fotoğraf makinelerimize tüm ayrıntılarıyla poz veriyorlar. Aşıtta bulunan ve doğaseverlere kılavuzluk eden ‘taş baba’ yanında manzaranın tadını çıkardıktan sonra, Fındıklı ilçesi sınırlarındaki göle doğru hızla inmeye başlıyoruz. Taşların egemen olduğu alandan otlar ve çiğdemlerle kaplı göl kıyısına ulaştığımızda çadırlarımızı kuruyoruz hemen. Birçok buzul gölün aksine büyük bir kumsala sahip olan Çor Gölü, büyüleyici görüntüsüyle gecemizi ışıltadıyor.   Üçüncü gün gölün güneydoğusunu takip ederek vadi içindeki Çor yaylasına doğru yol alıyoruz. Kayalık bir alanı geçerek Küçük Çor Gölü üzerinden sadece üç evin yaşadığı yaylaya varıyoruz. Sahip olduğu keçi sürüsünden süt ve süt ürünleri elde eden yaylacılarla keyifli bir sohbet eşliğinde kahvaltı ediyoruz. Ardından tekrar yürümeye başlayarak Abu deresinin sağ tarafındaki patikanın rehberliğine bırakıyoruz kendimizi. Bir süre sonra Çor ve Terek göllerinden gelen sularla birleşen dere yatağının debisi artıyor. Tamamen terk edilmiş Taşdibi yaylasına eriştiğimizde, sağımızdan gelen Öküzboğan deresini aşarak devam ediyoruz yolculuğumuza. Rotanın orman dokusu sınırlarına vardığı alanda Abu deresi, Marsis Dağından gelen Çağlayan (Abuviçe) ırmağıyla birleşiyor. Tahta köprü yardımıyla coşkun akarsuyu geçerek Çatak yaylasına giriyoruz.   Eskiden Fındıklı ilçesinin Çağlayan vadisi içindeki Gürcüdüzü, Çatak, Çamlık, Horhat, Sakura vb yaylalara ulaşmak için kullandıkları tarihi patikanın büyük bir bölümü, iki yıl önce yapılan yeni yolun altında kalmış durumda. Biz Çatak yaylasından sonra toprak yolu izleyerek Gürcüdüzü’ne doğru ilerliyoruz. Meşe ve Paşalar mezralarını geçtikten sonra Solorez mevkiinde toprak yoldan ayrılarak, Çağlayan deresi yatağına iniyoruz. Sol tarafımızda Salma şelaleleri, sağımızda ise Solorez (Taşlı Mağara) şelalesi eşliğinde sadece 3 kilometrelik kısmı kalan eski patikayı izliyoruz yeniden. Son kısmı taş döşeli merdivenlerden oluşan patika, Çağlayan deresinin sağ tarafında yer alıyor. 40 dakikalık yürüyüşün ardında önce toprak yola kavuşup daha sonra Gürcüdüzü yaylasına ulaşıyoruz.   Serdar’ın daha önceden ayarladığı araç, bizi alarak Çamlık yaylasına götürüyor. Amacımız farklı bir güzergahtan Çor vadisine yürüyüp yüzyıllardır kullanılan ‘Kapı’ geçidini aşarak Üçgöller’e erişmek. Çamlık’ta bir yayla evine konuk olduktan sonra dördüncü sabah yorgun ama istekli bir şekilde harekete geçiyoruz. Üç saatlik yürüyüş bizi Çışkar (2939) ile Kızıl (2961) tepeler arasındaki aşıda getiriyor. Solumuzda yöre halkı tarafından kutsal sayılan ve zirvesinde adaklar kesilen Marsis Dağı (3334) ve Büyük Marsis gölü yer alıyor. Aşağılarda Artvin’in Bıçakçılar yayla evleri karşımızda ise Altıparmak dağlarının doğu zirveleri beliriyor. Yaklaşık 500 metrelik bir yürüyüş bu kez Artvin Bıçakçılar ile Ardeşen Siprona/Balıklı yaylalarının yüzyıllardır karşılıklı kullandıkları Öküzboğan geçidine getiriyor bizleri. İnişe geçerek kuzey yönündeki iki küçük buzul gölün ardından Öküzboğan yaylasında mola veriyoruz. Birkaç evin geleneksel yayla yaşamını sürdürdüğü yerleşimden batıya uzanan patikaya girerek bir gün önce geçtiğimiz Çor yaylasına farklı bir rotadan varıyoruz bu kez.   Etkinliğimizin son gününde Çor vadisinin güneyine doğru yükselerek belirgin bir patikadan önce Çor Gölü düzlüğüne geliyoruz. Sonra batıya yönelerek taşlık bir arazide yürüyoruz. Uzunyayım tepesinin kuzeyindeki çayırlığa geldiğimizde, hayvan ticareti için yüzyıllardır kullanılan Kapı geçidi aşılmaz bir duvar gibi önümüzde beliriyor. Yavaş yavaş tırmanıp kayalar arasındaki aşıttan geçerek Üçgöller’e iniyoruz. 2778 metre rakımdaki göller, geniş bir çanağa konumlanıyor. Göl sularının serüveni, Çabuklu Deresi yardımıyla Arılı Vadisi üzerinden kavuştukları Karadeniz’de son buluyor. Güneşin çıkmasıyla birlikte göl sularında yüzerek günlerin yorgunluğunu çıkarıyoruz bir süre.   Göllerin kuzeydoğusuna ilerleyen taş döşeli patika Çabuklu yaylasına doğru yol alıyor. Biz batıya doğru yönelen patikaya girerek Ardeşen ilçesine 42 kilometre uzaklıkta yer alan ve Yeniyol (Oce) ile Yurtsever (Zenimos) köylerinin kullanımındaki Yukarı Balıklı yaylasında aktivitemizi sonlandırıyoruz.   Kültürel mirasımızın önemli simgelerinden biri olan taş döşeli eski patikalar, kimbilir ne hüzünlü/mutlu hikayelere tanık oldu yüzyıllar boyunca. Beş günlük yürüyüş serüveni deneyimi bana ‘İnsanoğlunun doğaya müdahale etmediği sürece yaşam döngüsünün kendi ritmini nasıl koruduğunu ve ancak doğayla uyumlu olduğumuz zaman diliminde insan olduğumuzun ayrımına varabileceğimizi’ hatırlıyor yeniden.   Ersin DEMİREL
  • Paylaş
    Paylaş
    Paylaş